Muhafazakâr Tereddüt ya da Doğumunun 90.yılında Cemil Meriç Üzer

 

 

Muhafazakârlık kavramı ve edebi denemede bir üslup olarak muhafazakârlığın tanımı üzerinde durarak yola koyulacağız okuyacağınız denemede. İlerleyen satırlarda düşünür ve denemeci Cemil Meriç’in düşünsel gelişiminin önemli bir yönünü oluşturan muhafazakârlık kavramı ile kurduğu ilişki konu edilecek ve Meriç’in Cumhuriyet dönemi düşünce tarihindeki yeri üzerine kimi gözlemlere yer verilecektir.

 
Muhafazakârlık üzerine kaleme alınmış referans niteliğindeki bir makalede muhafazakârların doğal düzen felsefesinin tamamına karşı çıkıp kurumsal düzenin altını çizmeye yöneldikleri belirtilir.1 Kurumsal düzen derken kastedilen kurumlar aile, din, yerel cemaat, lonca ve toplumsal sınıf olarak sıralanır. Kısaca denebilir ki: “... gerek Devrim, gerekse Aydınlanma’ya ...yeni endüstri düzenine tepki olarak felsefi bakımdan şekillenen muhafazakârlığın 19. yüzyılda sosyolojinin ortaya çıkışı ve gelişimi üzerinde derin etkisi olmuştur. Aydınlanma’nın doğal düzeni benimsemesine, doğal hukuku ve doğal hakları savunmasına karşı çıkan ve insanın tarihsel olarak gelişen kurumlarını ısrarla savunan muhafazakârlık iki yüzyıldır büyük ölçüde göz ardı edilen bir toplum alanına dikkatleri çekmiştir.”2 Yine Robert Nisbet’e göre: “Hegel’in rasyonalizmi, Akıl Çağı’nınkinden veya Aydınlanma’nınkinden farklı olarak, çoğunlukla fark edilmemekle birlikte, bizzat tarihte ve tarihin ürünleri olan kurumlarda yatan akla dayanır. Bu nesnel veya işlevsel rasyonalizmin ölçüsü muhafazakârdan muhafazakâra değişir. Ama tarihin ürettiği toplumsal biçimlerin yararına, bu yararı bireysel gözlem saptayamadığında bile, bir ölçüde inanmayan tek bir muhafazakâr bile yoktur.”3
 
Yukarıdaki teorik saptamaların Cemil Meriç’in yazı birikimi ile ne ölçüde örtüştüğü sorunu aşağıda irdelenecektir. Baştan belirtmek uygundur ki, hükmeden bir kutsallık duygusu olmadan toplumun oluşamayacağı ve toplum olmaksızın da kutsallık duygusunun kalıcılığının mümkün olamayacağı şeklindeki saptama, Ahmet Hamdi Tanpınar, C. Meriç, Tarık Buğra vb. muhafazakâr yazarların duruşlarındaki somut ilkelerden birini -kutsal olanın gerekliliği durumunu- temsil eder. Yine muhafazakârlığın geçmişe yönelik ilgisi ile gelecek tasavvurunun problemli yanlarını belirttikten sonra Cemil Meriç’in düşünsel serüvenine geçmek yerinde olacaktır. Frankfurt Okulu’nun temsilcilerinin, özellikle Max Horkheimer ve Walter Benjamin’in muhafazakârlığın “tam da şu anın ütopyası” olarak değerlendirilebilecek bir bakış tarzı olduğunu yazdıklarını, muhafazakârlığın geçmişten değil, gelecek korkusundan kaynaklandığını vurgular Ulus Baker.4 Muhafazakârlık kavramı statüko ile nasıl bir bağ kurar? Günümüzde statüko adını verebileceğimiz bir sığınak, güvenli bir liman var mıdır? Bu türden soruların karşılığını ararken modern dünyadaki bir muhafazakârı “geçmişin değerlerini korumayı üstlenen biri değil, aksine şu anda kendisinin sahip olduğu, içinde yaşadığı değerleri gelecek kuşaklara dayatan biri” olarak tanımlamak ve statükonun da “geçmişin akideleştiği bir değerler manzumesi olmaktan çok geleceğin ‘yenilik’ ve ‘başkalık’ tehlikelerine kendini oranlayarak korumaya çalışan, çoğu zaman bölük pörçük bir değerler çizgisi”ni oluşturduğunu söylemek mümkündür.5
 
Cemil Meriç (1916 - 1987) Fransızca öğretmenliği ve okutmanlığı yapmış, Balzac ve Hugo’dan kitaplar çevirmiş bir denemecidir. İnceleme ve deneme kitapları arasında Hind Edebiyatı (1964), Saint-Simon (1967), Bu Ülke (1974), Umrandan Uygarlığa (1974), Bir Dünyanın Eşiğinde (1976), Kültürden İrfana (1985) ve Kırk Ambar (1980) sayılabilir. Jurnal başlıklı günlüğü (iki cilt, 1992-1993) ve Bu Ülke’si sık basılmış ve alıntılanmış yapıtlarındandır. Kırk Ambar’ın ikinci cildinin genişletilmiş baskısı Lehçet-ül Hakayık adıyla ancak 2006’da yayımlanabilmiştir. Meriç’in ders notları Sosyoloji Notları ve Konferanslar başlığı altında okurla buluşmuştur.
 
Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin son döneminde Türkçülük, İslamcılık ve Batıcılık başlıklı üç temel düşünce akımı sahnededir. Belirtilen akımlar: “...yalnızca (ve hep sanıldığı gibi) yukarıdan aşağıya bir devletin ve onun ideolojik aygıtlarının değil, aynı zamanda bu coğrafyada yaşayan halkın toplumsal-siyasal var olma biçimlerinin ve değerler sisteminin oluşumuna da kaynaklık etmiştir .... Toplum mühendislerinin öngörülerinin aksine İslam, milliyetçilik, Kemalizm ve modernizm enteresan bir sentez oluşturmuştur.”6 E. Göka ve arkadaşları, Türkiye Cumhuriyeti’nin merkez değerlerinin (resmi ideoloji ve Kemalizm tartışmalarına sıkışıp kalmadan) toplumun yaşama ve düşünme tarzlarında aranmamasını ciddi bir zaaf olarak görür. Ancak resmi ideolojinin tartışması yapılmaksızın merkez değerlerin saptanması çabasındaki indirgeyici ve “kaçak döğüşen” tutumu göz ardı eder bu yaklaşım. Yine muhafazakâr değerler sisteminin milliyetçi ve dinsel anomalilerden sonra şimdi de Batıcı bir değer anomalisi ürettiği, Batılı değerlerin öne çıkarılıp dayatılması uğruna, şu anda Cumhuriyet’ten Avrupa Birliği adına değerler sistemini bir yapıbozumuna uğratmasının ve Türkçülük ile İslamcılıktan köken alan temel değerlerini bir kimlik öğesi durumuna indirgemesinin istendiği iddia edilmiştir.7 İşte Meriç’in kitapları, yukarıda teorik sınırları çizilen çerçevenin dışında da ele alınmayı gerektiren önemde yapıtlardır. Göka ve arkadaşlarının çizdiği dar muhafazakâr çerçeve Meriç’in yazısındaki sancılı tereddütleri açıklamaya yetmemektedir.
 
Muhafazakâr yerlilik söylemini çözümleyen bir denemede Tanıl Bora, Meriç’in önemine değindikten sonra çok değerli birkaç saptamaya yer verir. Meriç’in yazılarında okura çekici gelen esas yanın, Türkiye’deki aydın zümresinin yabancılaşmışlığının/yabancılığının betimlemesi olduğunu; diğer yanın ise trajik boyut olarak öne çıktığını vurgular: “Meriç, ‘Türk Aydını’nın Batılı Aydınlanma düşüncesiyle ‘büyülenmesini’ ve onunla ‘reşit’ bir ilişki kuramamasını, böylece bizzat o düşüncenin ereğini ve böylece kendi ereğini ıskalayışını, trajik bir mesele olarak deşer, kurcalar. Onun, milliyetçi-muhafazakârlığın evrensel tabusu olan ‘ithal fikriyata’ olan tepkisinin özgünlüğü, şu sözlerinde özetini bulur: ‘Hakikatte hiçbir düşünce düşman değildir, her düşünce kanımıza karıştırılmak, millileştirilmek şartıyla doğrudur.”8 Meriç’in millilik cevherini yalnızca İslami bir kaynaktan, salt etno-kültürel bir kaynaktan (Türklükten) türetmemesi, bunların tamamını daha geniş bir referans olarak Doğululuğu içeren, ancak bunların sentetik bir tanımıyla da tüketilmeyen, bulutsu bir ‘biz’, bir ‘kendimiz’den türetmesi, onun fikriyatındaki yerlilik kavramının kökensel önemine işaret eder.  Bora’ya göre, Meriç’in yazılarında yerlilik kavramının imkân ve sınırları etrafında dolaşılmıştır. Meriç’in tavrı, Yahya Kemal’in, Ziya Gökalp’in duruşuna ve Kemalizmin milliyetçiliğine karşı “milli duruşu” savunması ile örtüşür.
 
Orhan Koçak, Meriç’le Ataç’ın Batılılaşma karşısındaki tutumlarını politik çıkarımların eşliğinde yorumladığı bir denemede, Meriç’in Edward Said’in Şarkiyatçılık’ını Türkiyeli okura nasıl sunduğu sorunundan yola çıkarak doyurucu saptamalara yer verir.9 Meriç görebildiğimiz kadarıyla yerlilik söylemi bakımından ilk kez bu denemede hakkıyla ele alınmıştır. O, “Neden ‘Oryantalizm’e uzaktan veya yakından benzeyen bir kitabın altında bir Türk’ün imzası yok?” diye sormuştur Kültürden İrfana adlı kitabında. Yine aynı kitapta “Kendimizi batının imal ettiği çarpıtıcı bir aynadan seyrediyor, daha doğrusu bu hayale göre inşa etmeye çalışıyoruz.” diyen Meriç’in Batıcılık ve emperyalizme yönelttiği eleştiriyi, denemecinin Batı ile yaşadığı marazi aşk-nefret ilişkisinin felç ettiğini yazar Koçak.: “...bir ayna ilişkisidir bu: Paranoiddir, körelticidir, toptanlaştırıcıdır, Meriç’in o kadar önem verdiği ‘nüansların’ görülmesini önler ve ibresi gocunmayla tapınma arasında sürekli gidip gelir.”10 Denemecinin muhafazakâr yerlilik açısından temel tutumu yukarıda sözü edilen gocunmayla tapınma arasındaki sürekli salınımında yatar. Yine yerliliğin, “muhafazakâr milliyetçiliğin, ‘kitabi/nazariyatçı’, analitik/yapay olarak gördüğü milliyetçilik anlayışlarına yönelttiği eleştiriyi de bünyesinde barındıran bir mefhum”11 olması, Meriç’in yapıtları irdelenirken göz önüne alınması gereken bir saptamadır.
 
Bergson’dan aldığı bir ifadeyi Yahya Kemal’in şiiri için kullanan  Tanpınar’a göre hocası “asıl manasında geçmişe bugünün hesapları arasından bakan şairdi.”12 Tanpınar’ın muhafazakâr duruşu yenileme kapsamındaki tutumu, bilindiği gibi hocası Yahya Kemal’den aldığı “imtidad” düşüncesini geliştirmesine dayanır. Yazısının düşünsel temellerini “devam ederek değişmek, değişerek devam etmek”te bulan Tanpınar’ın Yahya Kemal için yazdığı şu satırlar, Meriç’in tarih karşısındaki tutumu ile uyuşur gibidir: “Yahya Kemal, bugünkü manasiyle, historicité’nin ehemmiyetini mazi karşısında ruhi esarete düşmeden bizde ilk idrak edendi.”13 Meriç’in çok yönlü düşünce adamlığına kısaca değinen, yenilerde kaleme alınmış bir yazıda ise, sağdan soldan, her kesimden insanın onun denemelerinde ne gibi imkanlar bulduğunu gösteren şu satırlara rastlanır: “Cemil Meriç diyalektiği bir metot olarak uygulayan ‘serazad’ bir düşünür; sonunda titreyip kendine/yuvaya dönmüş, hidayete ermiş, hak yolunu bulmuş eski bir Marksist; Batı’yı tanıdığı ölçüde, ışığın ancak Doğu’dan gelebileceğinin farkına varmış eski bir Batıcı; ...Türk-İslam Sentezi’nin ete kemiğe bürünmüş prototipi, son ve mükemmel Osmanlı veya bu temelde komple ve sistematik bir düşünür; postmodernizmin ilk yerli ve öncü temsilcisi; kendi kendisini yetiştirmiş (otodidakt) malumatfuruş bir lise/Fransızca hocası vb.”14
 
Koçak’ın yukarıdaki esaslı eleştirilerini unutmaksızın, Meriç’in temelde kendine özgü bir düşünür, mutlak’ı arayış sürecinde kimi tutarsızlıklara düşen/düşmeyi göze alan, yalnız kalmayı/bırakılmayı öngörmüş bir denemeci olduğunu ileri sürebiliriz. Hiç kimsenin adamı olmamak ve hiç kimsenin kendi müridi/izleyicisi olmasını arzulamamak, okuru, iletişim kurduğu herkesi yapıtlarıyla diyaloga çağırırken ahlaki duruşunu muhafaza etmek, onun münzevi yaklaşımının, yeğlenmiş yalnızlığının temel göstergeleridir. Onun neyi mesele yapıyorsa bunu aynı zamanda bir haysiyet meselesi olarak görmesi entelektüel dürüstlüğünün şiarı ise de, bu tutumun bir düşünür olarak en büyük handikabını oluşturduğu, her konuyu ahlaki terimler bağlamında ele almasının düşünsel dünyasını ister istemez daralttığı da öne sürülmüştür.15
 
Meriç’in münzeviliği, “soyut” bir düşünür olması, ahlaki duruşunun sunduğu imkanlar ve müthiş bir okuma/öğrenme iştihasıyla üretmesi, onun yapıtlarını yalnızca “muhafazakâr bir kimlik” etiketi altında yargılayıp tüketmenin mümkün olmadığını okura/yazara anımsatır. “İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım. Ve kelimelerle uysallaştırmak, kelimelerle mûnisleştirmek istedim düşman bir dünyayı.” diye yazmıştır.16 Nitekim Tanıl Bora, Meriç’i muhafazakârlıkla tüketmenin sınırlılığını vurguladığı bir portre denemesinde, onun sağ ve sol kesimce aynı iştihayla ele alınmasının sırrını açığa çıkarır: “Meriç’in düşüncesinin ayırt edici özelliklerinden biri, modern Türkiye’de siyasal ve toplumsal ideolojilerin ana çizgileri, kutupları arasında yatay eksenler çizmesidir. ... tüm eserinden, bizzat düşünce edimini bir insan edimi olarak etkili, saygın, özerk, ‘sahici’ kılmaya dönük bir eleştirellik kaygısı çıkarsanabilir. Bilhassa bu nokta, onun muhafazakârlıktan uzak durduğu bir moment olarak hep ışır.”17 Ortalama muhafazakâr okurun Meriç’e çekinerek bakması yukarıdaki saptamaların ışığında olağan karşılanmalıdır. Denemeci de kimi söyleşilerinde okurunu derin bir kuşkuya yöneltecek ifadeleri rahatça kullanmaktan hiç çekinmez. Bir örnek sunalım, 1976 yılına ait bir söyleşiden: “İslamiyet zuhuru anından itibaren -Avrupa’nın anladığı manada- sol’un kendisidir. Yani hamledir, yenileniştir, ezeli bir tekâmüldür. Ezilen halkların dinidir, içtimai adalettir. Sağ cahiliyye devridir.”18
 
Aynı yazıda Ahmet Turan Alkan’ın “sağın ona içinde entelektüel ilgi barındırmayan bir hürmetle alâka gösterdiğini” yazdığını söyleyen Bora, milliyetçi-muhafazakâr kesimin Meriç’in yapıtlarını bir bütün olarak indirgeme tarzını özetlerken; onun yazdıklarının içeriğine değil, adı geçen kesimin ilgi ve önceliklerine hitap eder yönde yazmasına gösterilen bir saygı ve ilginin öne çıktığını vurgular. Buna göre Batılılaşmanın düşünsel serüveninin Meriç’in yapıtlarındaki trajik boyut sağ kesimi ilgilendirmemiş; Meriç esasen muhafazakâr kesimin temel bir rahatsızlığını ifade etme arayışında ağır yükü tek başına omuzlamayı başarmıştır. Bu rahatsızlık, muhafazakâr boyuttan yoksun milliyetçiliğin, ülkeye/millete - halka/tarihe gösterdiği ilgiyi kitabi, sentetik ve aşırı politikleşmiş bir ilgi olarak algılamasına dayalıdır.19
 
Yazının sonuna yaklaşırken, Meriç’in deneme türünün önemi ve kapsamı hakkındaki görüşlerine kısaca değinmek uygun olacaktır. Bir anketi yanıtlarken deneme türünün naçiz bir temsilcisi olarak niteler kendini: “Filhakika naçiz bir temsilcisi olmakla şeref duyduğum türün ne sabit bir tarafı var, ne umumi kabule mazhar olmuş bir ismi. Deneme, müphem, korkak, mürai bir kelime. Üstelik yabancı da. Bu edebi nevi kucaklayacak kadar geniş, rahat ve seyyar. Yani belirli bir muhtevası yok. Kalıplaşmamış olduğu için cazip. Mürai bir kelime değil, mütevazı demek daha doğru olurdu. Büyük handikapın maziye uzanmaması (kendi kendimize demek istiyorum) ve sevimli tedailerden mahrum oluşu.”20 Bütün yazı türlerini ve yaptığı çevirileri kendini anlatmak için bir fırsat sayan Meriç, öfke, ümit ve ümitsizliklerini, kitapların ardına gizlenerek yaşadığını belirtir. Denemelerine yaralı bir çağın insanını konuk ettiğini ileri sürer. Amacı görkemlidir: Bir çağın, daha doğrusu bir milletin vicdanı olmak! Denemecinin günümüzde de okunması/tartışılması gereken bir düşünür olarak benimsenmesinde edebiyatı kutuplarıyla bir bütün olarak görmesinin payı yok mudur? Kendisini “Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” olarak tanımlayan yazar, eklektik bakışının somut ürünlerini sergilerken, bir bakıma Tanpınar’ın “sükut suikasti” deyimiyle yakındığı konudan söz etmiş olur. O da “arafta bir yalnız”dır, yeterince anlaşılamamıştır, diyalog hasretiyle tutuşur: “Benim trajedim şu birkaç satırda; sevebileceklerim (yani sosyalistler) dilsiz, dilimi konuşanlarla (yani sağcılarla) konuşacak lakırdım yok. ... Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogdan kaçıyor.”21
 
Meriç üzerine yazılanlar kolayca tüketilecek gibi değildir. Onun ve Kemal Tahir’in Türk modernleşmesine bakışlarındaki kimi benzerlikleri öne çıkaran bir yazıda, Meriç’in düşüncesindeki arada kalmışlığı en iyi yansıtanın yaptığı Doğu betimlemeleri olduğu belirtilir. Buna göre Doğu, Meriç’in yazılarında Batı’nın hem karşıtıdır, hem de karşıtı değildir.22 Meriç’in yazılarını, temsil ettiği farklı Doğu’ların (Hind ve İslam) zenginleştirdiği, bu zenginliğin Doğu - Batı karşıtlığını sorgulamada yardımcı olabileceği de aynı denemede söylenmiştir. Yakınlarda yayımlanan çok ilginç bir denemede ise, Meriç’in yazı ve söyleşilerinde şiir üzerine fazla bir şeyin bulunmadığına dikkat çekilmiştir.23 Şiirin Osmanlı’da düşüncenin önünü tıkadığını yazan Meriç’in, sosyolojik bir bakışla mahkum ettiği şiirden sadece biçim özelliği nedeniyle kaçması ve şiirin söyleyiş imkanlarını düzyazıya aktarmış olması çok önemli bir saptamadır. M. Can Doğan, Meriç’in sert ve polemikçi üslubunu besleyen yalnızlık ve izole oluş halinin şiiri dışta tutma ısrarında etkili olduğunu, denemecinin şiirden uzak durmasında, şiir türünün yalnızlığı derinleştirdiğine ilişkin duyduğu inancın etkili olduğunu yazmaktan kendini alamaz. Bu keskin gözlemlerle Meriç’in kurtuluşu düzyazıda (kitaplara kaçarak) araması sonucuna varmak mümkün olmuştur. Sosyoloji Notları’nda bir yerde Meriç de şöyle vurgular kaçışını: “Şiirden kaçtım ben. Yoğun mesaide buldum kendimi unutmayı. Hassasiyet beslendikçe artar. ... Bir yerde kendinden uzaklaşmak lazım. Kendine döndükçe ‘ben’ azar.”24
 
Meriç’in psikobiyografisi üzerine yapılan ilk ve tek çalışmada -bu türden çalışmaların riskli olduğu, denemeci hakkında ifade edilen çıkarımların gerçeklikle birebir örtüşmesinden çok edebi bir spekülasyon olarak yorumlanmasının uygun olacağı yazarlarca belirtilmiştir- yazarı “Bu Ülke’nin vicdanı haline getiren ve kökleri doğumundan öncesine dayandırılabilecek psikolojik sürecin ele alınması” amaçlanmıştır.25 Çalışmacılar, Meriç’in baş etmekle zorlandığı duygularla her karşılaşmasında “Kitabın içindeki Tanrı’ya” sığınmış olmasını, gerçekte onun mağrur iç dünyasına geri çekilmesi olarak açıklarlar. Meriç’in hayatını, çok güçlü biçimde harekete geçirici işleve sahip üç öğenin -yalnızlık, yabancılık ve farklılık kavramlarının- yönlendirdiğini ve annesi ile ilişkisinin düşünsel gelişim aşamalarında derinden etkili olduğunu ileri süren bu araştırma, başka bir yazıda ayrıntısıyla üzerinde durmayı hak eder niteliktedir.
 
Psikobiyografik çalışmanın kimi sonuçları ile örtüşen bir çözümlemeden söz edelim yazının sonunda. Nurdan Gürbilek, “edebiyat ve endişe” alt başlıklı bir çalışmada, Avrupa ile kurulan ilişkinin bir evlilik ya da baştan çıkma öyküsü olarak, demek cinsel terimlerle anlatılmasının okuru yanıltmaması gerektiğini, çünkü burada Meriç’in denemelerinde de izlerini bulabileceğimiz bir narsisistik yaranın kök saldığını vurgular: “Üstün olduğu varsayılan bir yabancıyla karşılaşmanın, benliğini o yabancıya göre tanımlamak zorunda kalmanın, kendini onun karşısında yetersiz hissetmenin, yani tam ve tek olmadığını fark etmenin yol açtığı bir narsisistik yara da vardır.”26 Meriç’in “Avrupalılaşmayı bir hadım edilme, kapitalist Batı’nın egemenliğine boyun eğmeyi bir erillik yitimi, köksüzlüğü bir efeminelik olarak gör[mesi], kendini ise bir ‘mağlup’ olarak tanımladığı ölçüde ‘virilité’yle [erkeklik] özdeşleş[tirmesi]” sonucuna varır Gürbilek.27 Bu çarpıcı saptama, Meriç’in yalnızca muhafazakâr bir denemeci olarak yorumlanamayacağını, onun yapıtlarındaki endişeli ruh halinin, sözü edilen narsisistik yarayla bağlantısı çerçevesinde çözümlenmeye muhtaç olduğunu gösterir. Türkiye Cumhuriyeti’nde aydının “Ben kimim?” sorusuna verdiği karmaşık, tereddütlü ve yoğun endişe içeren yanıtın anlaşılmasında, Meriç’in denemelerinin  kayda değer referanslardan birini oluşturduğunu öne sürebiliriz yazının sonunda.
 
 
1  Robert Nisbet, “Muhafazakârlık”, çev. E. Mutlu, in Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, haz. Tom Bottomore – Robert Nisbet, Ayraç Yay., 2002, s. 93-127
Nisbet, a. g. y., s. 127
Nisbet, a. g. y., s. 113
Ulus Baker, “Muhafazakâr Kör Kisve”, in Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, cilt 5: Muhafazakârlık, editör: Ahmet Çiğdem, İletişim Yay., 2003, s. 101-104
Baker, a. g. y., s. 101
E. Göka - F. S. Göral – Ç. Güney, “Bir Hayat İnsanı Olarak Türk Muhafazakârı ve Kaygan Siyasal Tercihi”, in Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce cilt 5: Muhafazakârlık, s. 304
Göka, a. g. y., s. 311
Tanıl Bora, “Muhafazakâr Yerlilik Söylemi”, in Modern Türkiye’de..., s. 445-459
Orhan Koçak, “Ataç, Meriç, Caliban, Bandung (Evrensellik ve Kısmilik Üzerine Bir Taslak)”, in Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, editör: S. Şen, Bağlam yay., 1995, s. 240 vd.
10        Koçak, a. g. y., s. 241
11        Bora, a. g. y., s. 446
12        Akt. Beşir Ayvazoğlu, “Türk Muhafazakârlığının Kültürel Kuruluşu”, in Modern Türkiye’de..., s. 513
13        Ayvazoğlu, a. g. y., s. 522
14        Kadir Cangızbay, “Cemil Meriç Üzerine”, in Modern Türkiye’de..., s. 533
15        Cangızbay, a. g. y., s. 535
16        Mehmet Tekin (Haz.), Cemil Meriç İle Söyleşiler, Çizgi Kitabevi, 2003, s. 37
17        Bora, a. g. y., s. 516-517
18        Tekin, a. g. y., s. 75
19        Bora, a. g. y., s. 519
20        Tekin, a. g. y., s. 38-39
21        Tekin, a. g. y., s. 192
22        Duygu Köksal, “Cemil Meriç ve Kemal Tahir’de Sahnenin Dışındakiler”, Defter, Sayı: 25, 1995, s. 118-125
23        Mehmet Can Doğan, “Şiirin Düşmanı Bir Söz Ustası: Cemil Meriç”, Sonsuzluk ve Bir Gün, Sayı: 5, 2005, s. 32-35
24        Mehmet Can Doğan, “Düzyazıya Kaçış: Şiir Öldü, Yaşasın Cemil Meriç!”, in Cemil Meriç Kitabı, Yay. Haz. Murat Yılmaz, Kültür ve Turizm Bak. Yay., 2006, s. 197
25        Murat Beyazyüz – Erol Göka, “Kronolojik Bir Biyografi Yerine: Psikobiyografi”, in Cemil Meriç Kitabı, s. 126
26        Nurdan Gürbilek, Kör Ayna Kayıp Şark, Metis Yay., 2004, s. 82
27        Gürbilek, a. g. y., s. 80-81  

 

 

Ali Galip YENER / Hece / Sayı: 119

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !